ERZURUM

 

ERZURUM

 

SOHBET
 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜNLÜLER

Ahmet İhsan Tokgöz
1868'de Erzurum'da doğdu. Mektebi Mülkiye'yi bitirdi. Hariciye Vekâleti görevinde bulundu. Öğretmenlik ve Beyoğlu Belediye Şube Reisliği yaptı. Servet-i Fünun dergisini yayınladı. Futbol ve spor yazarlığı yaptı. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi'nin ilk başkanı oldu. 1923 yılında FİFA'nın Cenevre'de düzenlediği toplantıya Türkiye Temsilcisi olarak katıldı. 1924 yılında İstanbul'da vefat etti.

Alvar İmamı Hacı Muhammet Lütfi Efendi
Alvar İmamı Hacı Muhammet Lütfi Efendi, 1869 yılında Kındığı köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Hacı Hüseyin Efendi, annesi Seyyide Hatice hanımdır.

Tahsilini babası Hacı Hüseyin Efendi'nin yanında tamamlayan Muhammet Lütfü Efendi, 1893 yılında Hasankale'nin Sivaslı Camiine imam olarak tayin edilmiş, daha sonra babası ile birlikte Bitlis'e giderek Hacı Pir-i Küfrevi Hazretlerinin dergâhına intisap etmiştir.

Daha sonra Erzurum'a dönen Muhammet Lütfi Efendi Erzurum'un Dinarkom köyünde imam olarak görev yapmış, 1. Dünya savaşı başlangıcında Erzurum'a dönmüş, bir müddet de Tercan'ın Yavi nahiyesinde hizmet vermiştir.

Kurtuluş savaşında müfrezeler kurarak savaşa iştirak etmiştir. 1939 yılına kadar Alvar köyünde oturan Muhammet Lütfü Efendi Erzurum'a gelerek Mehdi Efendi mahallesinde ikamet etmiştir. Kendisini ziyarete gelen herkese daima hüsn-i zan etmeyi hiç kimseyi incitmemeyi, hiçbir ferdi hor görmemeyi ve alırken-satarken insaflı olmayı salıklar, sarhoşları dahi huzuruna kabul eder, fasık, salih diye ayırım yapmaz, herkese teveccühte bulunur ve taltifleri ile memnun ederdi. Muhammet Lütfü Efendi kimsenin kalbini kırmamış bir İnsan-ı Kamil idi.

Şairliği de olan Muhammet Lütfü efendi'nin birçok şiirleri vardır.

Erzurum destanı, İnsan sevgisi, Özlem, Ramazan, Dünya görüşü, Maniler ve Ferdler, Mevlayı sevmek isimli şiirlerinden bazılarıdır.

1956 yılında Erzurum'da vefat etmiştir.

Arif Sağ
1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi Dağlı Köyü'nde dünyaya gelmiştir.

 3-4 yaşlarından itibaren babasının değirmeninde çalışır. Müzikle ilk tanışması burada olur. Sanatçı bu süreci şöyle anlatır;

"Tek bir ses, suyun sesi. Su altta pervanelere vurur. Pervanenin dönerken çıkardığı ses ve bir de iki taşın birbirine sürtmesinin sesi birbirine karışır. O sesi değiştiren tek yabancı unsur vardır. O da kocaman, şakşak denen ağaçtır. Ağacın üzerine nal çakarlar. Taş döndükçe ona sürter, ara sıra taşın çakılları değer, şangır şungur sesler çıkarır. Yani düz sesi bir ritimle, değişik seslerle bozar. Değirmende bu sesleri sürekli dinlemek zorundasınız. Taşlar devamlı döner ve şakşak dediğimiz ağacın üstündeki o nalların sesi değirmen taşına müzikte duyduğun ritmi verir. Ve orada hayal kurarsın, rüya görürsün... Orkestralar yönetirdim orda kendimce. Müziği ben oradan hatırlıyorum. Müziğe kafamı taktığım, müzikle diyalogu kurduğum yıllar o yıllardır..."  

Değirmentaşı ve su sesinin uyumu Arif Sağ'ın dinlediği ilk orkestradır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramofon ve plakla tanışır.

Bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan'da 'Kumaş Dede'nin dükkânında tanışır. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Suları, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf v.b. yetiştirmiştir. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde Nida Tüfekçi'nin öğrencisi olur.

Bu dönemlerde müzikal altyapısını oluşturma dönemidir. 1960 ve 70'li yıllar Arif Sağ için müzikte arayış yıllarıdır. Arif Sağ'ın, bu dönemin toplumsal hareketlerinin müzikle bağdaşan yanlarından çok, piyasadaki ve resmi kurumlardaki müzik uygulamalarına ağırlık verdiği söylenebilir. İlk plağı "Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün"ü bu dönemde, 1963'te çıkarmıştır.  1965'de İstanbul Radyosu'na bağlama sanatçısı olarak girer.

Bu yıllarda Sağ'ın piyasadaki faaliyetleri de devam etmektedir. 45'lik plak dönemi olarak adlandırılan ve yaklaşık 20 yıl devam eden bu sürecin en parlak simalarındandır Arif Sağ... Bu süreçte 45'in üzerinde plak, 200'ün üzerinde beste yapar. Çeşitli sanatçılara bağlamasıyla eşlik etmesinin yanında, - yine bu dönemde- bestelerini de pek çok sanatçıya okutur. Yapılan müzik bugünkü terminolojiyle bir tür arabesk- fantazi benzeridir; bestelerinde ise yerel motifleri çok sık kullanır. Bu da onun halk müziğinden kopamadığı gerçeğinin bir başka göstergesidir.

1975'de kurulan "İstanbul Devlet Türk Müziği Konservatuarı"na "öğretim üyesi" olarak giren Arif Sağ, halk müziği ve bağlama konusundaki akademik çalışmalarını da bu dönemde başlatır. 1982'de konservatuardan ayrılarak, kendi adına "Arif Sağ Müzik Evi"ni kurar. Bu arada Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu ve Yavuz Top gibi bağlamanın diğer ustalarıyla Muhabbet serisinin ilk albümünü hazırlar. Uzun bir zamana yayılan bu birlikte çalışma, beş albüm ortaya çıkarır.

1982 yılında İstanbul'da Şan Tiyatrosu'nda ilk 'Bağlama Resitali'ni verir. Sonrasında bu dönemlerde Avrupa'nın birçok ülkesi ile Uzakdoğu'da (Japonya'da) halk müziğimizi ve halk çalgımızı tanıtıcı çalışmalar yapar.

Ülkemizde müzik alanında kişisel renklere ve üstün yeteneklere sık rastlanmasına rağmen, bağlama çalgısında bir ekol yaratan sanatçı sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. İşte bunlardan birisi ve -şimdilik - sonuncusu Arif Sağ'dır. Bağlamaya teknik bakımdan hakim olduğu kadar Arif Sağ'ın icrası, yerel tavırlar, repertuar ve duygu bakımından da zenginliklerle doludur.   Halk müziği ve bağlama alanında özgün arayışlarını yoğunlaştırarak sürdüren Arif Sağ, bir dönem (1987-1991) parlamentoda "milletvekili" olarak bulunan ilk sanatçıdır.

5 Mayıs 1996'da Almanya Cumhurbaşkanı Sayın Roman Herzog'un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.

1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak 'la birlikte Köln'de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır.  Arif Sağ, sazında günlük yaşamın ekmek-su gibi doğal bir parçası sayılan Anadolu Aleviliği'nin "aşık-ozan" geleneği ortamında yaşayarak yetişmiştir.  

Son olarak 21. 01. 2000 - 05. 02. 2000 tarihleri arasında, İspanya'nın ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa'nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.

Sanatçı evli ve iki çocuk babasıdır.


Kaynak: www.arifsag.com 

Aşık Erbabi
Asıl adı Hüseyin Farki olan bu saz şairimiz Erzurum'un Kara-Ars köyünden olup 1220-1300 (1805-1884) yılları arasında yaşamıştır. Konyalı Veli Efen­di'nin oğlu olan Hüseyin Farki kendisine şeyhi tarafından Erbab denildiği için Erbabi takma adını kullanmıştır, Abdülmecit zamanında bir ara İstanbul'da bulunan, hatta Huzur'a da kabul edilen Erbabi, askerlik hizmetini bitirince memleketi Erzurum'a dönerek, çardaklı kahvehanelerde curasıyla şiirler terennüm etmiştir.

   Çağdaşlarından Erzurumlu Emrah, Tokatlı Nuri, Aşık Dertli gibi Erbabi'nin de şiirlerinden, yaşadığı devrin temayüllerine uygun olarak Divan edebiyatına yabancı olmadığı yabancı kelimeye terkipler, Divan teşbihleri, kullanarak hem aruz hem hece vezniyle yazdığı anlaşılmaktadır.

Aşık Mevlüt İhsani
1928 yılında, Şenkaya’nın (1950 yılına dek Sarıkamış’a bağlı olan) Çermik köyünde doğdu. Asıl adı Mevlüt Şafak’tır. Resmi kayıtlarda doğum tarihi olarak 1933 geçmesine karşın, Mevlüt İhsani, gerçek doğumunun 1928 olduğunu belirtmektedir.

Mevlüt İhsani, ilkokul 3. sınıfa gittiği dönemde arkadaşlarıyla oynarken bulduğu bir kapsülün patlaması nedeniyle gözlerini yitirdi ve sol elinin 3 parmağı yaralandı. Gözleri görmemesine karşın köydeki bir marangozun yanında çıraklık yaptı. 13 yaşında ise köy imamının yardımıyla Kuran öğrenmeye başladı. Bu dönemde komşusunun kızına aşık oldu.

Küçüklüğünden beri, köyüne gelip giden aşıklardan etkilenip şiire ilgi duydu. Özellikle Bardızlı Nihani, Narmanlı Musa, Aşık Yusuf gibi aşıklar bunların önde gelenleridir.

Gördüğü bir rüyada sonra, doğaçlama söylemeye başladı. Annesinin teşvik etmesiyle bağlama öğrenen Mevlüt İhsani’ye, bu konuda özellikle Alişan Usta adlı aşığın çok yardımı oldu.

25 yaşlarında ise rüyasında Alvarlı Mehmet Lütfi Efendiyi gördü. Bunun üzerine Erzurum’a giderek Lütfi Efendiyle görüştü. İhsani mahlası da Lütfi Efendi tarafından verildi.

1966 yılından beri Konya Aşıklar Bayramına katılan Aşık Mevlüt İhsani, döneminin ünlü aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı. Gelenekler çerçevesinde de birçok aşık yetiştirdi.

Birçok yarışma ve şenlikte çeşitli ödüller alan Aşık Mevlüt İhsani, Türkiye dışında da bazı şenliklere katıldı.

1974 yılında Kars Çimento Fabrikasında başladığı santraldeki görevinden 1981 yılında malulen emekli oldu. Önce Erzurum’a yerleşen Mevlüt İhsani, son yıllarda İzmit’te yaşamaktadır.

Mevlüt İhsani’ye ilişkin Dilaver Düzgün tarafından »Aşık Mevlüt İhsani, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Seçmeler« adlı bir kitap yayımlandı.

(Bekir Karadeniz »1900'den 2000'e Halk Şiiri«, AAKYD Yayınları, 2005)

Aşık Mustafa Ruhani
Aşık Mustafa Ruhani, 1931 yılında Erzurum'un Tortum ilçesine bağlı Aşağı Sivri köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Mustafa Temel'dir. Babası, aynı köyde çiftçilikle uğraşan, nalbantlık, duvar ustalığı, hızarcılık gibi işlerle de meşgul olan Ahmet, annesi ise Ayşe Hanım'dır. İkisi kız, dördü erkek olan altı çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Ruhani'nin nüfus kaydında doğum tarihi 27.08.1931 şeklinde gösterilmiştir. Ruhani'nin doğum yeri olan Aşağı Sivri köyü, 1966 yılında Çamlıca mahallesi adıyla Tortum ilçe merkezine bağlı bir mahalle haline getirilmiştir.

Çocukluk yıllarında köy imamından Kur'an dersleri almaya başlayan Mustafa, bir süre sonra Kur'an'ı ezberlemek için çaba harcamasına rağmen tamamlayamaz. Köyünde okul olmadığı için ilkokul öğrenimini yapamaz, ancak daha sonra arkadaşlarının yardımıyla yeni harfleri öğrenir. Mehmet adındaki amcasının okuduğu Sümmani ve Yunus Emre'ye ait olan şiirleri dinleyen ve ruhunda bazı kıpırdanmalar hisseden Mustafa, bu dönemlerde sıkça rüya görmeye başlar. Günlerce süren bu rüyalarında nurani bir adam gelerek Mustafa'ya uzun bir elbise giydirmeye çalışır, onu uzaklara, dağlara götürür, kitaplarla dolu olan bir eve sokar ve güzel bir kız ile görüştürür. Mustafa Temel, 1941 yılının Mayıs ayında eline geçirdiği bir dinamit kapsülü ile oynarken kapsülün patlaması sonucunda sol gözü ile sağ elinin üç parmağının uç kısımlarını kaybeder. Ulaşım imkânlarının yetersiz olduğu o günlerde kağnı ile Erzurum'a getirilir ve Numune Hastahanesi'nde bir süre tedavi gördükten sonra köyüne götürülür. 1943 yılında sağ gözünde de rahatsızlık hisseden Mustafa, tedavilerden sonuç alamaz ve sağ gözünün görme yeteneğini de büyük öcüde kaybeder.

Hayatının akışını değiştiren dinamit kazasından sonra büyük acılar çeken Mustafa, ilk gençlik yıllarında da rüyalarında nurani adamın tanıştırdığı kız ile görüşmeye devam eder. Bir hayal perisine benzettiği sevgilisinin aniden gözden kaybolması üzerine "hani ne oldu, nereye gitti, o bir ruh muydu?" diye sorunca nurani adam Mustafa'ya "senin adın Ruhani olsun" der. Bu dönemlerde tenhalarda gezmeyi alışkanlık haline getiren Mustafa, zaman zaman göz yaşlarını tutamayarak Allah'a yalvarır ve aşık olmak istediğini, Sümmani'ler, Yunus'lar gibi şiir söylemek istediğini belirtir. Bazen basit düzeyde kafiyeler meydana getirerek ahenkli sözler söylemesi, birkaç mısralık kırık dökük şiir denemeleri yapması, komşusu olan Haydar Çavuş'un dikkatini çeker. Aşık tarzı şiir geleneğini bilen ve eski aşıklara ait çok sayıda şiiri ezberlemiş olan Haydar Çavuş, Mustafa ile ilgilenir ve ona yardımcı olur. "Ben bir mısra söyleyeyim, sen de ona uygun kafiyeli bir mısra söyle" diyerek onu yönlendirir. Mustafa'ya bir tahta parçasından basit bir saz yapılır, Halil Polat adlı komşunun askerlik dönüşünde getirdiği ince elektrik telleri bağlanır. Böylece onun oyalanabileceği bir oyuncak ortaya çıkar. Saza benzeyen bu alet eşliğinde çeşitli türküleri mırıldanan, kendiliğinden de bazı şiirler söyleyen Mustafa, çevresinde aşık olarak tanınmaya başlar. Zamanla çeşitli düğünlere, eğlencelere çağrılır, ancak henüz ileri düzeyde saz çalamamaktadır. Tortum'un Bağbaşı köyünde oturan ve Ayazi mahlasıyla şiirler söyleyen Muharrem Usta'nın Aşağı Sivri köyüne yaptığı bir ziyaret, Ruhani için ele geçmeyecek bir fırsat olur. Muharrem Usta Ruhani'ye saz çalma ile ilgili genel kuralları öğretir.

Amcasının, komşusu Halil Çavuş'un ve Bağbaşı köyünden Muharrem Usta'nın katkılarıya aşıklık sanatına iyice ısınan Mustafa'nın bir başka problemi daha vardır. Babası onun saz çalmasını ve şiir söyleyerek aşık gibi tanınmasını istememektedir. O, Mustafa'nın fazlaca duygusal bir kişilik kazanarak derbeder bir hayata düşmesinden korkmaktadır. Akrabalarının ve komşularının ısrarı ile babası ikna edilir. 19-20 yaşlarında iken aile büyüklerinin de hazır bulunduğu bir anda uygun ortamın oluştuğunu anlayan Mustafa, sazını alarak babasına hitaben "İzin ver elime alayım sazı / Mızrabım dokunsun telime baba" dizeleriyle başlayan şiirini söyler. Bu, Mustafa Ruhani'nin dörtlükler halinde hece vezniyle söylediği ilk şiiridir. Babasının nezdinde ve aile içinde de meşruiyet kazanan aşıklık, bundan sonra Mustafa için bir meslek haline gelir. Rüyasında gördüğü nurani adam tarafından verilen Ruhani mahlası ile şiirler söylemeye devam eder. 1955 yılının bir Haziran gününün sabah saatlerinde sazının bakımıyla uğraşırken kısmen görebilen sağ gözünün aniden karardığını hisseder. 
 
 
 
  Odanın pencerelerine bir perde çekildiğini zannederek dışarıya çıkar, fakat yine görememektedir. Tekrar içeriye gelir ve bir süre ağladıktan sonra "Tül perde zannettim ilk bakışımda/Bir örümcek penceremi ağlarken" dizeleleriyle başlayan şiirini söyler. 1960 yılında ise görme yeteneğini tümüyle kaybeder. Mustafa Ruhani, ilk karşılaşmasını Aşağı Sivri köyüne gelen Narmanlı Aşık Divani ile yapmıştır. Daha sonra Tortum'un Çamlıyamaç köyüne giderek Aşık Ümmani ile karşılaşmıştır. Takip eden yıllarda ise Erzurum'daki kahvelerde, özellikle Gölbaşı muhitindeki İspirli Hafız'ın üç köşeli kahvesinde farklı aşıklarla bir araya gelme imkânı bulmuştur. Ruhani'nin karşılaşma yaptığı aşıklardan bir kısmı da şunlardır : Narmanlı Ümmani, Deryami, Laçin Aladağlı, Davut Sulari, Ardanuçlu Efkâri, Mevlüt ihsani, Yaşar Reyhanı, Hüseyin Sümmanioğlu, Nusret Toruni, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Sefil Selimi, Feymani, Hasan Selmani, Hasreti.

Başta Konya Aşıklar Bayramı olmak üzere Türkiye'nin birçok ilinde düzenlenen aşık toplantılarına ve yarışmalara katılan Ruhani, bu toplantılarda kendini kanıtlayarak çeşitli ödüller almıştır. Yurt dışında da çeşitli programlara katılmış, Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa'da programlar yapmıştır. Bugüne kadar iki plak ve üç kaset hazırlamıştır.
Aşık tarzı şiir geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılması için çaba harcayan ve her fırsatta genç meslektaşlarına tecrübelerini aktaran Ruhani, yetiştirdiği çıraklarıyla da geleneğe katkıda bulunmuştur. Zakir Tekgül, Ertuğrul Ataç ve Eyüp Demirer, Ruhani'nin çırağı olan aşıklardır.
Saz çalma ve hazırlıksız şiir söyleme yeteneği çok güçlü olan Ruhani, aynı zamanda iyi bir hikâye musannifi ve anlatıcısıdır. Kendi tasnifi olan Nergis Hanım, Yetim Esma, Yusuf Çavuş ve Zülbiye Hatun hikâyelerinin yanı sıra klasik halk hikâyelerinden birkaçını ve son dönemlerde anlatılan hikâyelerden bazılarını da bilmektedir.

Mustafa Ruhani iki kez evlenmiştir. 1958 yılında gerçekleştirdiği ilk evliliğin altıncı ayında iken eşini kaybetmiş, 1961 de ikinci kez evlenmiştir. Ruhani'nin 3 kız, l erkek çocuğu vardır. Halen Erzurum'da ikamet etmekte olan Ruhani, çeşitli aşık toplantılarına katılarak sanatını icra etmektedir.

Aşık Sümmani
Erzurum'un Narman ilçesinin Samikale köyünde 1860 yılında doğmuş,1915 yılında ölmüştür, Asıl adı Hüseyin dir Aile lakabı Kasımoğulları'dır,
Sümmani, bir süre çobanlık yaptıktan sonra saz çalmayı öğrenmiş, düşünde gördüğü Gülperi adlı sevgiliyi aramak için Kafkasya, İran, Afganistan, Hind ve turanı dolaşmış, Ardahan, Kars ve Posof'a gitmiş bir ara kırım' da bulunmuştur, Zülali, Erbabi, Mühibbi, Celali, ve Âşık Şenlik'le dostluk kurmuştur.

Aşık Yaşar Reyhani
1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.

Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.

Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.

Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.

İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.

Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.

Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani'nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani" (1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap bulunmaktadır.

Celalettin Arif
TBMM Hükümeti'nin ilk adliye vekilidir. Galatasaray Lisesini bitirdi. Paris'te hukuk öğrenimi gördü. Bir süre Kahire'de avukatlık yaptı. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü.1908'de Hukuk Fakültesi'nde Hukuk-ı Esasiyye (anayasa hukuku) müderrisliği yaptı. Öğretim üyeliği sırasında avukatlık da yapan Celaleddin Arif, 1914'de İstanbul Barosu reisliğine seçildi; altı yıl bu görevde kaldı. 1919'da Erzurum'dan Osmanlı Meclis-i Mebusan'ına girdi, "Felah-ı Vatan" grubunda yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı. Meclis-i Mebussan Reisliği de yapan Celaleddin Arif, bu görevi sırasında Erzurum ve Sivas kongrelerinde saptanan Misak-ı Milli kararlarının meclisçe kabul edilmesinde çaba gösterdi. İstanbul'un işgaliyle Anadolu'ya geçti ve ilk TBMM Hükümeti'nde Erzurum Mebusluğu yaptı. Bir süre TBMM ikinci reisliği de yapan Celaleddin Arif, 3 Mayıs 1920'de kurulan ilk hükümette Adliye Vekili oldu.
Bir süre Roma elçiliğiyle görevlendirilerek İtalya'ya sürüldü. 1924'te İstanbul'a dönerek avukatlığa başladı. Paris'te öldü.

Cemal Gürsel
Türkiye'nin dördüncü Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel Erzurum'da doğdu. İlköğrenimini Ordu ilinde yaptı. Daha sonra öğrenimini Erzincan ve İstanbul'da askerî öğrenci olarak sürdürdü.

1915-1917 yıllarında Topçu Subayı olarak Çanakkale Savaşlarına katıldı. Filistin ve Suriye cephesinde bulundu.

Türk İstiklal Harbinin Batı cephesindeki bütün savaşlarına katıldı. 1929 yılında Harp Akademisi'ni bitirdi.

1946 yılından itibaren Orgenerallik rütbesi dahil çeşitli general rütbelerinde hizmet yaptı. 1958 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. Bütün bu görevleri sırasında meslekî bilgi ve karakteri ile ordunun ve halkın sevgisini ve güvenini kazandı.

27 Mayıs 1960 harekâtının lideri olarak kabul edildi. Yeniden demokratik düzene dönülmesinde ve 1961 Anayasası'nın hazırlanmasında önemli rol oynadı. Halkoyuna sunulan ve kabul olunan bu Anayasa gereğince, 10 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimlerden sonra teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin dördüncü Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 1966 yılında başlayan rahatsızlığının devamı ve görevini engellemesi üzerine, Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. 14 Eylül 1966 tarihinde vefat etti.

Cemal Paşa
Tam adı Ahmet Cemal olan, Paşa 6 Mayıs 1872’de Midilli’de doğdu. 1890’da Kuleli Askeri İdadisini, 1893’de Harbiye Okulunu bitirdi. 1895’de Kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Önce, Genelkurmay I. Şubesinde görev aldı. 1896’da 2. Orduya bağlı Kırklareli İstihkam İnşaat Şubesine atandı. Ertesi yıl Kolağası (ön yüzbaşı) oldu. 1898’de Selanik’teki 3 üncü Orduya, Redif Fırkası (Tümeni) Kurmay başkanı olarak atandı. İttihat ve Terakki Cemiyetine girdi. Cemiyetin askeri kanadının örgütlenmesi görevini üstlendi. 1905’te Binbaşı oldu. Ertesi yıl Rumeli Demiryolları Müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında, İttihat ve Terakkinin Rumeli’de örgütlenmesinde etkin rol oynadı. Cemiyetin "bölük" adı verilen yerel birimlerini oluşturdu. 1907’de 3. Ordu Kurmay Heyetine atandı. Burada Binbaşı Fethi ( Okyar ) ve Kolağası Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı.
Babıali Baskını (23 Ocak 1913) olarak bilinen, hükümet darbesinin ardından İttihatçılar başa geçince, İstanbul Muhafızlığına getirildi. Fransız yanlısı olarak bilinen Cemal Paşa, I. Dünya Savaşına girerken, Fransız desteğini kazanmak amacıyla Fransa’ya gitti. Ama siyasal ittifak sağlayamadı ve bunun üzerine, Alman yanlısı Enver ve Talat Paşalarla birlikte, 2 Ağustos 1914’de yapılan Osmanlı-Alman İttifakını destekledi. Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşına girmesi üzerine Bahriye Nazırlığının yanı sıra, II. Ordu Komutanı olarak görevlendirildi. Cemal Paşa 1908-1918 döneminde İttihat ve Terakkinin önde gelen yöneticilerindendi. Özellikle "Üç Paşalar İktidarı" olarak ta bilinen, 1913-1918 arasında Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin belirlenmesinde etkin rol oynadı.
1917 yılı Aralık ayında İngiliz Generali Allenby’nin ilerlemesi karşısında, Osmanlı ordusunun peş peşe yenilgiye uğraması üzerine, Dördüncü ordu komutanlığı görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Cemal Paşa, İttihat ve Terakki Fırkasının 1917 yılındaki son olağan kongresinde, merkez-i umumi azalığına getirildi. Talat Paşa kabinesinin istifasından sonra 1-2 Kasım 1918 tarihinde İttihat ve Terakki’nin yedi lideriyle birlikte ülke dışına kaçan Cemal Paşa, önce Berlin, daha sonra da Münih ve İsviçre’ye giderek İttihatçıların yurt dışı faaliyetlerinin düzenlenmesinde önemli roller oynadı. Osmanlı’da yaşayan Arap unsurlarının isyanına sebep olmakla suçlanan Cemal Paşa Divan-ı Harb-i Örfi tarafından gıyaben idama mahkum edildi. Daha sonra Rusya’ya giden Cemal Paşa, Afgan ordusunun modernleştirilmesi için Afganistan’a gitti. Bolşeviklerin siyaset değişikliği ve Hacı Sami Beyin aleyhindeki propagandası sonucu Tiflis’e gitti. Burada yaverleriyle birlikte 21 Temmuz 1922 günü öldürüldü. Cenazesi Erzurum’a getirilerek bu şehirde defnedildi.
İttihat ve Terakkinin spor ve kültür etkinliklerini yürüten Türk Gücü Cemiyeti ve Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin kurucuları ve yöneticileri arasında yer alan Cemal Paşa’nın, Plevne Müdafaası (1898), Alte Denkmaeler aus Syrien, Palastina und West Arabien (1918; Suriye, Filistin ve Batı Arabistan’daki Eski Anıtlar) ve Cemal Paşa Hatırası 1913-1922 (ö 1923 / Hatıralar, vb 1959,1977) adlı eserleri yayımlanmıştır.

Diğer Ünlüler için Tıklayın

ERZURUM

 

DOST SİTELER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

25

Bu Site Kado TarafındanKuzeni Gökhan Ekinci için Yapılmıstır

2007 Tüm hakkı saklıdır.  www.dadaslardiyari.net

       **By Kado**